Hayatınıza Yön Verecek 5 Başarı Hikayesi

Bu yazımızda en popüler başarı hikayelerini sizler için araştırıp bulduk.  Hayatınıza yön verecek en etkili başarı hikayesi dünyada en çok okunan hikayeler arasına girmiş, etki gücü yüksek olan hikayelerdendir. Bu hikayeler bir çok iş adamı ve bilim adamının dikkatini çekerek başarmak isteyen insanların motivasyon kaynağı olmuştur. Keyifle okumanız dileğiyle.” Hayat paylaştıkça Güzeldir.” 

Hayatı Değiştiren Başarı Hikayeleri/Blog

BİLGİYİ İSTEMEK

Genç bir adam Sokrates’e gelerek; “Bilgi kazanmak ve bilge biri olmak için yüzlerce mil yol yürüyerek sana geldim, bana bilgi verir misin?” diye sorar. Sokrates; “Gel beni izle.” der. Sokrates ve genç takipçisi birlikte sahile doğru yürürler. Su bellerine gelinceye kadar suyun içinde yürümeye devam ederler. Sonra Sokrates genç adamı yakalar ve adamın başını suyun dibine batırır. Adamın bütün direnmelerine rağmen Sokrates onu suyun altında tutar. Nihayet, adamın direnme gücü tükenince Sokrates genç adamı sudan çıkarır, öğrenci adayını sahile yatırır ve pazar yerine döner. Genç adam gücünü toplar toplamaz Sokrates’i bulur. Ona kızgınlıkla, “Sen ki bilge bir kişisin, bana neden bu kadar kötü davrandın?” der. Sokrates sorar: “Suyun içindeyken her şeyden çok ne istedin?” Genç adam: “Hava istedim.” der. Bunun üzerine Sokrates şunu söyler: “Bilgi ve anlayışı hava kadar istediğin zaman, kimseden bunu sana vermesini beklemeyeceksin. Buna her yerde ve her zaman sen sahip olacaksın.”

BAŞARILI İNSANIN GÜCÜ İÇİNDEDİR

Palmiye ağacı için dünyanın en güçlü ağacı olduğu söylenebilir. Çünkü çok sayıda ağacı kökünden söküp savuran tropikal fırtınalar karşısında esnerler ama kırılmaz ve savrulmazlar. Bu yönleri ile başarılı olmak isteyen kişilere örnek olurlar. Yaratıcı bireyler olmanın yolu “esnek” olmaktan geçer. Denilebilir ki “Esnek olmayan yaratıcı olamaz!” Doğadaki en güçlü ağaç palmiyedir; çünkü eğilir, kalkar ama yıkılmaz. Böyle davranmak kişisel değerlerden ödün vermek anlamına da gelmez. Başarılı insanın gücü içindedir. Başarılı insanlar güçlerini, dışarıdan değil kendi içlerinden alır.

DEZAVANTAJI AVANTAJA DÖNÜŞTÜREBİLMEK

On yaşlarındaki bir oğlan çocuğunun tüm hayali başarılı bir judocu olmaktı. Ailesi çocuğun bu ilgisine kayıtsız kalmadı ve çocuk judo derslerine gitmeye başladı. Ne var ki ailecek talihsiz bir araba kazası geçirdiler ve küçük çocuk kazada sol kolunu yitirdi. Çocukları iyileşip ayağa kalktığında anne ve baba biricik oğullarının judo derslerine devam etmesini sağladılar. Judo hocası ona rakibi tek kolu ile fırlatma hareketini öğretti. Zeki ve çalışkan öğrencisi birkaç günde bu hareketi kapmıştı. “Hocam bu hareketi öğrendim, artık diğer hareketlere geçebiliriz.” dediğinde hocası “Hayır, bunu çok daha hızlı yapmalısın.” diyordu. Genç judocu da aynı istekle bir ay bu harekete devam etti. Hatta öyle ki birkaç saniyede rakibini fırlatıyordu. Bir ayın sonunda hocası “Şimdi bu hareketi senden daha güçlü kimselere karşı yapmalısın.” diyerek çocuğu bir yıl aynı şekilde çalıştırdı. Çocuk, hocasının ısrarla çalıştırdığı bu hareketi çok iyi öğrenmişti. Öğrenmesine öğrenmişti ama acaba bu yeterli miydi? Nihayet judo müsabakaları başladı, finallere katıldı.

Önce kendisine, sonra hocasına güvenmek zorundaydı. Rakiplerini tek hareketle ve çok kısa zamanda yenebiliyordu. Artık finale kalmıştı. Son rakibi kendinden çok daha ağır ve güçlüydü. Ayrıca karşısındaki tek kollu çocuğa küçümsercesine bakıyordu. Maç başladığında küçük judocu aynı inançla sağ koluyla rakibini tuttu ve fırlattı. Rakibinin üç saniye içinde kendini yerde bulup kımıldamaması onun birinci olmasına yetiyordu. Herkes ona bakıyor, müthiş bir coşkuyla onu alkışlıyordu. Çocuk şaşkınlıkla hocasına sordu: “Tek kolum yok ve ben sadece tek hareket biliyorum. Hocam, lütfen söyler misiniz ben nasıl kazandım?” Hocası cevap verdi: “İlk olarak, kendine inandın ve iyi bir ders aldın; sonra da en önemli hareketi en hızlı biçimde yapmayı öğrendin ve nihayet, bu hareketin tek savunması vardır, o da rakibin sol kolunu tutmak…”

VAZGEÇEBİLMEK

Küçüklüğümden beri müziği çok sevmiş; hep bir enstrüman çalabilmeyi istemişimdir. Peki ama hangi enstrümanı seçmeliydim. Ya gitar çalacaktım ya keman… ya flüt ya da piyano… Bir enstrüman çalmak için bir karar almam gerekiyordu. Olmadı, hepsini istedim, hiçbirinden vazgeçemedim. Yıllar sonra bugün birçok enstrümanı iyi çalabiliyorum çalmasına ama hiçbirinde virtüöz değilim. Herhangi bir enstrümanla isim yapamadım. Bütün enstrümanları iyi çalıyorum ama kimse tanımıyor beni. Öğrendim ki başarılı olmak için her şey değil, bir şey lazımmış. Başarı bir verişmiş aslında. Bir şeyi alabilmek için bir şeyi vermek, diğerlerinden vazgeçmek gerekiyormuş. Keşke kemanı seçseydim ve diğerlerinden vazgeçseydim. Eşimi de çok üzdüm, sevgililerime de… Hiçbirinden vazgeçmedim, vazgeçemedim.

Evliliğin, sadece birisi için karar almak ve diğerlerinden vazgeçmek olduğunu bilemedim. Evlendikten sonra da başka kadınların da olduğu bir hayatı yaşamaya devam ettim. İçlerinden bazılarını daha çok sevdim; ama onlardan birinde de karımda da karar kılmadım. Yıllar sonra şimdi yapayalnızım. Ne karım kaldı ne de diğerleri… Keşke birini gerçekten seçebilseymişim, ama yapamadım. Tıpkı enstrüman seçimi gibi hepsini istedim ve sonuçta elim boş kaldı. Almak için bazılarını bırakmak gerekiyormuş. Hayatım boyunca karşıma bir sürü iş fırsatı çıktı; ben hepsini yapmayı istedim. Hangisinde “en iyiyim, diye kendime sorduğumda açıkça “şu” diyemiyorum maalesef. Şimdi bakıyorum da başarılı olanlar, kazananlar hep bir tek şey yapmışlar. En iyi olmak için önce seçmek ve diğerlerini bırakmak gerekiyor. İşte de böyle özel yaşamda da… Bu seçimi yapmanız gerekiyor; çünkü mutlaka bazıları size daha uygun, bazıları değil. Sabah kalkıp işe gitmekle, yatakta harika bir miskinlik fırsatından vazgeçmiş olursunuz.

Daha yataktan kalkar kalkmaz hayatın size sunduğu tercihleri yapmak zorunda kalırsınız: “Ne giysem” telaşından, öğle yemeğinde “ne alırdınız?” diye soran garsona, “hangi kanaldaki filmi izlesem” kararsızlığından “bize oy verin” diye bağrışan partilere kadar her şey, herkes, her an sizi ısrarla bir tercihe zorlar. Yastığınıza teslim olmuşsanız… belki dışarıda ışıl ışıl günden vazgeçmiş olursunuz. Bahar esintileri taşıyan bir elbise belki o gün yaşamınızı ışıldatabilecekken, ağırbaşlı bir sadeliğe karar vermekle muhtemel bir tanışıklığı tepersiniz. Belki yemediğiniz mantı, ısmarladığınız köfteden daha lezzetlidir. Ya da öbür kanaldaki film, beklentilerinize daha uygundur. Ne var ki yaşam vazgeçtiğiniz şeye ilişkin ipucu vermez. Geri dönüp o günü, gökkuşağı desenli bir elbiseyle yeniden yaşama şansınız yoktur. Bu seçim oyununda vazgeçtiğiniz şey, seçtiğiniz şeyden daha değerliyse pişmanlık kaçınılmazdır. Ama neyin değerli olduğu kararı da yine size aittir. Her seçim bir kaybediştir! Her tercih bir vazgeçiştir çünkü…

STEPHEN HAWKING

Stephen Hawking 1942 yılında İngiltere’de doğdu. Okul dönemlerinde sağlıklı ve hareketli
bir öğrenciydi. Oxford Üniversitesi’nin Fizik Bölümünü birincilikle bitirdi. Maalesef 21 yaşındayken ALS Motor Nöron hastalığına yakalandı. Omurilik ve beynindeki şuurlu kas hareketlerini düzenleyen sinir hücreleri harap olmuştu. Konuşma bozukluğu ve yutma güçlüğü çekiyordu. Zaman içinde elleri de tutmaz oldu. Genç yaştaki Hawking’in vücudu, beyni dışında resmen çökmüştü. Öyle ki doktorları en fazla iki yıl daha yaşayabileceğini öngörüyorlardı. Sadece fiziksel olarak değil aynı zamanda da ruhsal olarak da perişan durumda olan genç Hawking, sürekli klasik müzik dinleyip bilim kurgu romanları okumaya başladı. Neyse ki ailesinin ve hocası Scima’nın yoğun ilgisi ve sevgisi sayesinde hayata tekrar bağlandı ve doktorların öngörüleri yanlış çıktı.

Yaşamasına yaşıyordu ama o, artık ömür boyu tekerlekli sandalyeye mahkum konuşamayan biriydi. Çevresindekilerle ancak bilgisayar yardımı ile iletişim kurabiliyordu. Sağlığının bozuk olması âşık olup evlenmesini engelleyemedi. Eşinin yardımıyla önce yüksek lisans, sonra da doktora yaptı ve profesör oldu. 1978 yılında teorik fiziğin en prestijli ödülü sayılan Albert Einstein ödülünü aldı. Sonraki yıllarda da kendisine dünyanın dört bir tarafından çok sayıda ödül verildi. Hastalığına rağmen üretkenliğinden bir şey kaybetmemiş olan Hawking’in oldukça renkli bir kişisel yaşantısı var.

Örneğin altmışıncı yaş gününü bir sıcak hava balonunun içinde kutladı. Altmış beşinci yaş gününden hemen sonra yer çekimsiz ortam yaratmak için öze tasarlanmış bir Boeing-727 uçuşuna katıldı. Neden böylesi maceralara katıldığı sorusunu “İnsanlara, ruhları engelli olmadıkça fiziksel engellerin onları durduramayacağını göstermek istiyorum.” diye cevaplıyor. Einstein’dan bu yana dünyaya gelen en parlak teorik fizikçi olarak kabul edilen Stephen Hawking, acı çekerek zirveye çıkanlara en büyük örneklerden.

Şunlarda Hoşunuza Gidebilir...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.