Cengiz Aytmatov’un “Dişi Kurdun Rüyaları” Romanı Hakkında Bir Değerlendirme

CENGİZ AYTMATOV’UN “DİŞİ KURDUN RÜYALARI” ROMANI HAKKINDA BİR DEĞERLENDİRME

Roman üç bölümden oluşmaktadır. Her bölüm farklı insanların kaderlerini, sonlarını anlatır, hepsinde ortak olan karakterler, dişi kurt Akbar ile eşi Taşcaynar’dır. Bu iki kurt aslında, insanlar tarafından bozulan doğanın dengesinin zavallı temsilcileridir. Yazar, onlar aracılığıyla insanların çıkarları uğruna doğaya verdikleri zararı göstermek ister. Romanda insanların, hayvanların ve doğanın, ardı ardına başına gelen felaketler anlatılır ve hepsinde de suçluların insanlar olduğu açıkça gösterilir. Yine de insanların kaderinden kaçamadıkları her defasında ibretle sunulur. İlk bölüm Akbar ve Taşçaynar’ın hikâyeleri ile başlar. İlk olarak iki kurdun başında helikopter dolaşır ve kurtlar korkup inine saklanır, bu durum doğanın başına gelecek felaketlerin ilk işaretidir, çünkü helikopterin amacı sayga sürüsünü keşfetmek ve avcıları oraya yönlendirerek saygaların katledilmesine imkân tanımak, böylece hükümetin et ihtiyacını karşılamaktır. Akbar ile Taşçaynar arasındaki saygı ve sadakat insanlara örnek olacak cinstendir. Akbar, ailenin kılavuzu, lideridir, hür ve bağımsız olmaya çok önem vermekte bu yüzden üstün güçleri sayesinde de yabancısı oldukları Isık-Gölde çarçabuk bölgenin hâkimi olur. Taşçaynar ise güvenliği ve avlarını sağlamakla yükümlüdür. Önceden Mujunkum bozkırlarında sayga avlayarak hayat süren kurtların, yavrularını kaybederek oradan ayrılması, insanların sayga sürülerine düzenledikleri korkunç katliamla başlar. Yöneticiler, Mujunkum bozkırını el atılmamış mahalli kaynaklar olarak görmekte ve bundan sonraki beş yıllık planlarına burayı almak istemektedirler.

Yazar hayvanlar âleminden insanlar dünyasına geçiş yaptıktan sonra ölü hayvan toplayıcıları olan altı kişinin ortak yönleri üzerinde durur. Bu vesileyle dejenere olmuş toplum yapısını, paranın her şeyden üstün tutulduğunu, insanlığın çok uzaklarda kaldığını gözler önüne serer. Bu altı kişi de hayatta hiçbir başarı sağlayamamış, para için yapmayacakları iş olmayan kişilerdir. Şoför olan Kepa dışında hepsi evsiz barksız serseriler olarak tanıtılır. Onları, kendini patron olarak gören kişi bulmuştur. Patron denilen kişi ordudan atılan ve kendisine “boss” denilmesini isteyen, dinsiz ve merhametsiz biridir. İlerde romanda geniş yer verilecek olan Abdias ise papaz okulundan atılmıştır ve onun dışında herkes alkoliktir. Abdias’ın papaz okulundan atılmasına sebep olan onun ‘’insanların tarihi gelişimine paralel olarak Tanrı ve insan anlayışının da gelişmesi’’ hakkındaki görüşleridir. Bu görüşlerini çalıştığı gazetede açıklamak fırsatını kollamakta bir yandan da sahaya çıkarak tecrübesiz olduğu halde insanları doğru yola çekmek istemektedir. Ancak onun henüz olgunlaşamamış, polemik konusu olan görüşleri karşısında kilisenin asırlık öğretileri, ateizm ve bilimsel materyalizm sarsılmaz kale konumundadırlar.

Romanda olayların anlatılmasında bir düzen yoktur. İlk bölümde olayların ortasından başlanıp geçmişe gidilmiş, 1. ve 2. bölümde geçmişten bahsedilerek 2. bölümün sonu ile 3. bölümde içinde bulunulan zamana geri dönülmüştür. Anlatıcı ilk olarak Abdias’tan bahseder. Abdias’ın din hakkındaki reform düşünceleri ile babasının düşünceleri arasında büyük bir zıtlık vardır. Okuldan kovulduktan sonra “Genç Komünistler” adlı mahallî bir gazetede yazarlık yaptığı bir dönemde beyaz zehir kaçakçılarıyla röportaj yapmak için Orta Asya’ya gider. Haşhaş kaçakçılığı çok küçük yaşlardaki gençler arasında çok yaygın olduğundan, bu durumun sebeplerini, bu işin nasıl yapıldığını, araştırmak için onlardan biri gibi Mujunkum bozkırına gider ve burada gençleri doğru yola çekmek için ölümü bile göze alır. Onlarına pişman olmalarını sağlamak için yaptığı bir konuşma üzerine dayak yer ve trenden atılır, böylece başarısız olur. Abdias, konu hakkında röportajı hazırladığı halde, gazete birden fikir değiştirerek ülkenin prestijini etkileyeceği kaygısıyla röportajını yayımlamaktan vazgeçer.  Abdias, bu gezi sayesinde uyuşturucu kaçakçığıyla ilgili çok önemli meseleleri de aydınlatır; önceden bu bozkırlarda kimse haşhaş toplamadığı halde şimdi bu hastalık çok yaygındır ve Batı’dan gelmedir. Uyuşturucu işinde küçük çocuklar da vardır. Bunlardan biri kolay para kazanmak isteyen ve yaşına rağmen çok tecrübesi olan 16 yaşındaki öksüz Lenka’dır. Çocuklar bu iş sonucunda yakalanıp ceza aldıklarında, ailelerinin ilgilenmesi şartıyla cezadan kurtulabilmektedir, ancak çoğu aile ilgisiz davranarak suç işleyen çocuklarını görmeye bile gitmemektedir.

Abdias, kaderin varlığından habersiz, her şeyi değiştirebileceğini sanmaktadır. Çağdaş bir Tanrı anlayışını gerekli gören Abdias, aynı zamanda katı kilise kurallarını da eleştirir. Peder Dimitri, Abdias’ı öncelikle hoşgörüyle dinler, onun soyut ve hiçbir temele dayanmayan görüşlerini gençliğine verir. Ancak görüşlerinde ısrar etmeyi sürdürdüğü için papaz okuluyla bağlantısı kesilir.

Romanda sıkça sorgulanan bir konu da toplumun tüm değerlerinin ve Tanrı kavramının dejenere olmasıdır, Sovyet rejimi tüm dünyada en iyi sosyal sisteme sahip olduğunu iddia ederken, tüm bu kötülükler nasıl meydana geliyordur? Saf ve güzel sözlerle kötülüklerin önlenebileceğini düşünen Abdias, kötünün iyiye galebe çaldığını, kötülük yapanların yararına bile olsa iyiye direndiklerini henüz bilmemektedir.  Abdias’la kolgezerlerin şefi olan Grişan arasında din-iyi-kötü-vicdan-insanlık konularında yaşanan tartışma, paradan başka değer tanımayan Grişan gibilerin dine bakışlarını da ortaya koyması açısından önemlidir.

Abdias, trenden atıldıktan sonra, yarı baygın bir haldeyken İsa’nın çarmıha gerilmeden önce, valiyle olan konuşmalarını hayal eder, kendi ile İsa arasında bir benzerlik bulur. Bir yandan da başarısızlığının sebebini kaderin kaynağında aramak ister. İnsanın var olma amacını sorgulayan Abdias, bu konuda İsa’nın şu sözlerini hatırlar: “İnsanın varoluş sebebi ruhunu olgunlaştırmak, mükemmel hale getirmektir. Hayatın güzelliği de buradadır, insan için en güç olan, her gün insan olarak kalmaktır.”

3.cü Bölüm de bir kader hikâyesidir. Her şey kaderin çarkında döner, insanı kaderine şartları sürükler. Başlıca iki kişi etrafında gelişecek olayların kahramanlarından biri çoban Bazarbay Noygutov’dur. Bu bölümde çobanların işlerinin çok zor olduğu, durup dinlenmeden çalıştıkları gözler önüne serilir, buna rağmen şehirli insanlara göre çok zor şartlarda yaşadıkları vurgulanır. Köylerinin sürekli elektriği, suyu yoktur. Bazarbay bunları düşünerek daha çok içer, jeologlar ekibine dağa çıkabilmeleri için para karşılığında kılavuzluk yapar, dönüşte inlerinde bulduğu Akbar ve Taşçaynar’ın dört yavrusunu içki almak için çalar, böylelikle tüm felaketlerin de sebebi olur. Bazarbay, yavrularla beraber Akbar ve Taşçaynar’dan kaçarken çobanlar sayesinde zor kurtulur ve yol üzerinde evi olan ağıl reisi Boston’un evine sığınır, aslında Boston’u hiç sevmez, aksine onu kıskanır. Çünkü Boston, çok başarılıdır, bu nedenle örnek çoban seçilmiştir,  parti üyesi olduğu için de toplantılara katılarak başarısıyla ilgili seminerler vermektedir. Düzenli, sakin bir aile hayatına sahiptir. İki çobanın ilişkisinde iyi ve kötünün mücadelesi sezdirilir. Kurtlar, yavrularını eve kadar takip ettikleri için her gece evin yakınına kadar gelip acı acı ulumaya başlarlar. Bu durum Boston ve ailesini çok rahatsız eder. Boston, Bazarbay’ı uyarmaya gider, ancak düşmanca karşılanır,  Bazarbay, kurt yavrularını yerine koymayı kabul etmez. Sonunda  Akbar ve Taşçaynar insanlara  saldırmaya başlarlar. Sürülere kin duygusuyla çok zarar verirler.

Sorumluluk sahibi ve çalışkan bir çoban olan, köylülerin ve toplumun yararına çalışmayı kendine ilke edinmiş  Boston,  parti sekreteri Koçkorbay ile zıt  kişilikleri nedeniyle sürekli çatışır. Boston, çobanların kendilerine  özel meralar verilmesini, böylelikle çobanların daha istekli çalışacağını ve üretimin artacağını savunur. Ancak Koçkorbay her defasında, bunun sosyalizme ters düşeceğini, meraların kişinin değil, halkın malı olduğunu savunarak bu isteğe karşı çıkar. Boston ve arkadaşı Ernazar, kendilerine daha geniş meralar bulmak amacıyla  Ala-Mengü dağının  ardında yayla ararken Ernazar, açılan bir kayanın içine düşer ve ölür. Cesedi de orada kalır. Bu korkunç sonuç, yeni girişimler için cesaret kırıcı olur. Koçkorbay, Bazarbay’ın yavruları çalmasını onaylamakta, yırtıcı hayvanların üremesini engellemek gerektiğini söylemektedir, ona göre Bazarbay topluma hizmet etmiştir. Böylelikle doğanın dengesinin bozulmasında hükümet elinin de katkısı giderek artar. Sonunda Koçkorbay, çalışkan vatandaşı Boston  hakkında şikâyet dilekçesi verir, sonuç olarak kimileri Boston’dan yana olur, kimileri de onun atılmasını ister.  Boston’ın iki yaşındaki evladını kurt kaçırır ve babası peşinden giderken kaza ile kendi yavrunu öldürür. Tüm bu olanların sebebi olarak Bazarbay’ı gördüğü için onu öldürür ve teslim olmak üzereyken roman sona erer. Romanda, iyi ile kötü arasındaki mücadele, gençlerin paraya, maddî değerlere önem vermesi, yozlaşan din ve ahlâk anlayışı, toplum için yararlı insanların desteklenmemesi, bazı insanlarca kötü yola sürüklenmesi ve insan eliyle bozulan doğa  dengesi dikkat çekilen konular arasındadır.

 

Şunlarda Hoşunuza Gidebilir...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.