Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Son Yıllarında Günlükleri’nden “Sükût Suikasti”ne ve Kendine Dâir Bazı Bölümler

Ahmet Hamdi Tanpınar (1901-1962)-Günlüklerin Işığında Tanpınar’la Başbaşa

Türk edebiyatının çok yönlü büyük sanatçı ve edebiyat tarihçisi olan Ahmet Hamdi Tanpınar’ın (1901-1962) Günlüklerin Işığında Tanpınar’la Başbaşa (2008) adıyla günlükleri yayımlandığı tarihten itibaren kendisi ve çevresi hakkında içerdiği bilgilerden dolayı büyük yankı uyandırmıştır. Günlükler, 1953-1962 yıllarını yani yaklaşık dokuz yılı kapsamaktadır. Burada özellikle günlüklerinde kendine dâir önemli bilgilerin bulunduğu birkaç bölüme yer vereceğiz. Şair/yazar Tanpınar,  son yıllarında büyük eserlerini arka arkaya vermesine rağmen yeterli ilgi ve takdir görmediğini düşünerek günlüklerinde bu durumu sükût suikasti olarak adlandırır. Başta Huzur ve Deniz manzumesi olmak üzere haklarında bir yazı yazılmamış olmasına hayret eder ve bundan dolayı büyük üzüntü duyar. Özellikle son yıllarında artan sağlık problemleri ve başta hocası/dostu Yahya Kemal olmak üzere birçok arkadaşının ölümüyle kendi ölümünün yaklaştığını hissederek eserlerini tamamlamaya çalışır. Günlüklerinde dikkat çeken diğer bir konu ise kendisiyle yaptığı hesaplaşmalardır. Son yıllarında hastalığı, yalnızlığı ve yorgunluğu iç içe yaşar. Dolayısıyla iç dünyası bütün ayrıntılarıyla günlüklerine yansır.

1960’da dağınık şiirlerini bir kitap olarak bastırmak ister, ancak bazı şiirleri üzerinde hocası Yahya Kemal gibi hâlâ çalışmak da ister. Nihayet Şubat 1961’de şiirleri yayınlanır, ancak Tanpınar,  bu baskının erken olduğunu düşünmekten kendini alamaz.

4 Mart 1961 tarihli günlükten;

Etrafımdaki sükût halkası âdeta bir suikast mahiyetiyle devam ediyor. Şiir kitabım, şiirim hakikaten biçare mi? Ben biliyorum ki bu kitaptaki beş on manzume ile Yahya Kemal’den sonra Türk şiirinde en mühim işi yaptım. Dili bugünkü kuruluğundan kurtardım. Ama kime ne anlatabilirsin? Bir gün elbette bana döneceklerdir. Fakat ne zaman?”(Günlükler, 260)

Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü 1961’de hiçbir değişiklik yapmadan yayınlar. Edebiyat tarihinin ikinci cildine ağırlık verir ama tamamlayamaz. İşlerini bitirdikten sonra İtalya ve Fransa’ya gitmeyi planlar. Hatta 1963’te Paris ve Floransa’da kendine randevu verir. Ne yazık ki bu hayalini gerçekleştiremeyecek olan Tanpınar’ın bu planı âdeta hayatın trajik tanımı gibidir.

Ölümüyle Aydaki Kadın da yarım kalır. Dr. Güler Güven, yazılmış bölümleri birbirine bağlayarak romanı yayıma hazırlar.

1 Haziran 1961 tarihli günlüğündeki hesaplaşma:

“Ne yaptım! Beş Şehir’le okunmayan, bahsedilmeyen Beş Şehir’le bütün o hikâyeler, romanla Türk edebiyatının bütün bir tarafıyım! Bu eserlerden memnun muyum? Orası başka. Fakat Abdullah Efendi’nin Rüyaları bilhassa birinci hikâye böyle tenkitsiz mi geçecekti? Huzur ki okuyanların hepsi sevdiler, üç makale ile Yaz Yağmuru hiçbir akissiz mi geçecekti? Bunların Türkiye’ye getirdiği hiçbir şey yok muydu! Türkiye’ye ve Türkçe’ye. Ya şiirlerim? Hala hiç kimse Deniz manzumesinden bahsetmedi. Deniz manzumesi Türkçenin beş on manzumesinden biridir. Buna eminim. Buna makalelerimi de ilâve edin. Hayır, ben adımı küçük şöhretimi hak ettim ve çok ileriye geçtim. Fakat niçin bu kadar haksızlık? Bu işte eksiğim nedir? İşin öbür tarafı hala kendimle cenkleşmem. Hala kendimi olmuş addetmemem? Belki de kendi kendimi mahveden benim. Hakkımdaki sükût suikastinin bir sebebi de benim. Edebiyatçılarla düşüp kalkamıyorum. Yirmi ile otuz beş yaş arasında onlara çok yakındım, şimdi çok uzağım. Aramızda bütün bir kültür ayrılığı var. Sağ taraf beni kâfi derecede kendisinden, kâfi derecede inhisarcı, kâfi derecede cahil görmüyor. Sol bana düşman. Benim kültür seviyemde olanlar ise Frenklerde benden iyisini buluyorlar. Hakikat şu ki ben Türkçe’de yeniyim. Fakat dünyada yeni değilim. Dünya –ki sanatı bir çıkmaza soktu- başka türlü şeyler istiyor. Sağcılar yalnız Türkiye, gözü kapalı ezberde kalmış öğünmenin ötesine geçmeyen bir Türk tarihi, yalnız iç politika ve propaganda diyor. Sol, Türkiye yoktur ve olmasına da lüzum yoktur, diyor; yahut benzerini söylüyor; her gün kıvırdığı, biraz daha kırılan, kendisini entité’ler içinde bir entité olarak alanların ortadan kalkacağı Türkiye istiyor, razı oluyor. Ben ise dünya içinde, ileriye açık, nazi ile hesabını gören bir Türkiye’nin peşindeyim. İşte memleket içinde vaziyetim. Dışarıya gelince hiçbir zaman taşamayacağım. Sene 1961. Etrafımdakilerin hepsi ölüme hazırlık yapıyorlar ve benim için, içinde öleceğim bir kabuk, konforlu bir kabuk tahayyül ediyorlar. Ben ise hâlâ olduğumun ötesine geçmeye çalışıyorum. Bir gün şüphesiz ben de razı olacağım. Fakat şimdilik bundan uzağım. Türkçe’yi hece veznini, Türk duyuşunu ve görüşünü biraz daha, olduğundan, bugünkünden daha çok ileriye götürmekten henüz ümidimi kesmiş değilim. Daha yapacağım iş var. Buna eminim. Varsın sussunlar, varsın okumasınlar, beğenmesinler, hayatlarına getirdiğim şeyin farkında olmadan, satıhtan beni tanısınlar. ‘bursa’ şiirimle iktifa etsinler. Ben yine tenezzül etmeden tavizat vermeden, zaman zaman ancak iltifat ederek işime devam edeceğim. Kendime göre bir Türkçe yapacağım. Muayyen bir edebiyatın örneğini vereceğim. Çalışacağım. Bu şartlara rağmen kendimi yapacağım. Kendisini yapmak, yaparken eserini vermek, peşini bırakmamak, bir gün mucize tahakkuk edebilir. Ben ki ne yaptımsa çalışarak yaptım. Allah kısmet ederse bir gün meyvesini alırım bunun. Hayır meyûs değilim.”(Günlükler, 299-302)

11 Ocak 1962 tarihli günlüğünden;

Gariptir ki eserimi sathi okuyorlar ve her iki taraf da ona göre hüküm veriyorlar. Sağcılara göre ben angajmanlarım – Huzur ve Beş Şehir– hilafında sola kayıyorum, solu tutuyorum. Solculara göre ise ezcandan, Türk musikisinden, kendi tarihimizden bahsettiğim için ırkçıların değilse bile, sağcıların safındayım. Halbuki ben sadece eserimi, şahsen yapabileceğim şeyi yapmak istiyorum. Ben mâruz müşahidim. Sempatilerim var. Şüphesiz İsmet Paşa’yı seviyorum, hem çok seviyorum ve beğeniyorum. Bunun dışında inkılapların taraftarıyım ve dil meselesindeki ifratlar hariç, geriye dönmek, bir adım bile atmak istemem. Feda edemeyeceğim birtakım şeyler var; sağlara karşı hiç olmazsa inkılapların bugünkü statüsü. Sollara karşı Türk milletinin istiklâli ve tarihi hakkı. İmkân bulsam, yaşım müsait olsa ve bir organ sahibi olsam müdafaa edeceğim tek fikir: Kalkınma ve plan. İnkılapçılardan ayrılıklarım: Allah’a inanıyorum. Fakat tam Müslüman mıyım, bilmem. Fakat anamın, babamın dininde ölmek isterim ve milletimin Müslüman olduğunu unutmuyorum ve Müslüman kalmasını istiyorum. Garplıyım. Hristiyanlığın daha iyi, daha zengin miraslarla, daha derinden işlendiğine eminim. Burada kendi kendimle âşikâr şekilde tezattayım. Süleymaniye’den başka garpla ölçülecek bir iki musiki eserinden başka bir şey tanımıyorum. Kolaylıkla tesir altında kalan adamlardan olmadığımı biliyorum, tesirler bende kısa oluyor ve asıl olan hissî hayat olduğu için ona zıt olanlar devam etmiyor. Hiç kimsenin Yahya Kemal hariç, tesiri altında kalmadım, okuduklarım da onunla muvazene kurdu, hülasa évolué ettim, fakat değişmedim. Zaten şahsi temas bende az tesir bırakır, fikirler karşımdakinin bütün hüviyeti arasından bana gelir ve ben çoğu defa insanları sevmem. Kendi mahrekimde yürüdüm. Az iş yapmadım. Fakat yaptıklarım beni tatmin etmiyor. Hemen hemen hiç ihtirassız başladım. Ankara’dan küçük bir ilk mektep hocası olmak kararıyla geldim, üniversite hocası ve mebus oldum. İsteseydim âyân ve vekil de olurdum. Fikri hayatımı tamamıyla kendim yaptım. Sanatımı da öyle. Etrafa kendimi kabul ettirdim ki asıl buna şaşıyorum. (…) yapacağım daha çok şey var. Hayatıma rahat gözle bakamıyorum. Vaktim az. Tabiat ve tesadüfleri belli olmaz, belki otuz sene yaşarım. Fakat psikolojik zaman, o müphem istikbal fikrini kaybettim. Bununla beraber çalışıyorum ve çalışmak azmindeyim, iradesizliğe çok benzeyen bir iradem, tembelliğe çok benzemeyen bir çalışkanlığım, cehaletin ta kendisi olan bir kültürüm var. Belki en büyük kuvvetim boşluklarımı, zaaflarımı bilmekliğim. Bir de hakikaten kültüre inanmam, üniversite hocası sıfatı ile değil, şair ve romancı sıfatıyla. (….) Bir yığın tezatlar içinde yaşadım. Dışardan bakanlar daima beni bu yüzden gülünç ve havada gördüler. Hülya adamı olmaktan hiç çıkmadım, onun yanı başında isyanlarım, memnuniyetsizliklerim, etrafa meydan okuyan yersiz cesaretlerim oldu. Ancak mizacımdaki esaslının peşinde gitmeyi fark edenler beni kabul ettiler. Bazılarını ürküttüm, bazılarını darılttım.”(Günlükler, 331-334)

23 Ocak 1962 Son Gün;

Ahmet Hamdi Tanpınar, Aralık ayının sonlarına doğru dünyadan ayrılacağı günün yaklaştığını hissetmiş gibi üniversitede kitaplıktan aldığı bir cümleyi okur ve asistana Türkçeye çevirmesini söyler: “Kimseye kin duyuyor muyum? Hayır. Öyleyse Tanrıya şükredebilir ve huzur içinde uyuyabilirim.” 23 Ocak günü hastalanır, asistanı Turan Alptekin onu Çemberlitaş’ta Dr. Zeki Sıtkı Köseoğlu’nun evine götürür, oradan Haseki Hastanesi’ne giderler. Asistanı ertesi sabah hocasını ziyaret etmek için hastaneye gider, ancak 5.40’ta bir krizle öldüğünü öğrenir. Hocasını görmek isteyip de ölümünü haber alan öğrencisi için ne acı bir andır.

Tanpınar’ın beklenmedik vefatının ardından bıraktığı büyük boşluğun hâlâ dolmadığını, bugün en çok konuşulan sanatçılardan biri olduğunu ve çok sayıda okuyucu ve yazara ilham olduğunu vurgulamak gerekir. Büyük dehâlar, büyük sanatçılar üzerinden yıllar da geçse değeri günden güne artan, başka eserlere dönüşerek yaşayan kimselerdir. Belki yaşadığı müddetçe bu değeri hissetmediği için çoğu zaman kendini yalnız hissetmiş olsa da bugün Türk edebiyatının en değerli sanatçılarının başında geldiği rahatlıkla söylenebilir.

Şunlarda Hoşunuza Gidebilir...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir