Mazi Bahçesinde Sâkit Dostlar…

Boğaz’ın serin sularına karşı bir kere nefes alıp veren herkesin yüreğinde sevdası yanan diyâr-ı kadim. Yolu bir kez düşenin tutulup kaldığı yakuttan şehir. Eteğinde bunca aşık, kimi vefalı, kimi unutkan, kimi nazenin, kimi zalim… “Söyle ey efsûnâver bâb-ı âlî; kimler geldi, kimler geçti?” dedim ona. Anlattı hal diliyle en taze hatıralarını.  Gölgelerin ve parıltıların, nalelerin ve tebessümlerin gergefinde dinledim bir lahza.

Sayısız şavaş, sayısız hükümrânlar gelip geçmişti. Bin yıllara uzanan destanlar dizebilirdi önüme. Ne vakit dile gelecek olsa hep bunları söyletmişlerdi ona. Ezberinde nice saraylar, şanlar, şöhretler, törenler… Fakat hepsini hafızasının kuytularında bıraktı. Milyonlarca anıdan birkaç mübhem akis uyandı o dem. Sakit dostlar…

Bir mazi bahçesi serdi önüme ki daha dün gibi:

Düşmanlık şöyle dursun, zaferler, yenilgiler. Ben yarenleri anayım da bir hoş sada kalsın.

Baharın henüz filiz verdiği demde cân evinden vurulmuş bir derviş idi o. Üstadı Hasan Rıza Efendi’yi, nam-ı diğer Kalem Güzeli’ni Aşiyan’da bir hazirenin parmaklıkları ardına uğurlayalı beri bir hâmuş… Vefa ehli bir hat tilmiziydi. Elinde üstadının inciler döşediği mushafı gün ü gece Aşiyan’da hatmederdi. Mezarlığımın dört yanını erguvana boyar, kitabesiz kabir bırakmazdı.

Cümle tekkelerime, türbelerime mührün vurulduğu günlere değin, yılları Aşiyan’ın yokuşlarında eskitti. Sandıkçı Şeyh Edhem Baba Tekkesi de bütün diğerleri gibi kilit altında kalınca tilmizin Üsküdar kapısı kapandı. Ahir vaktinde üstadsız, abasız, tekkesiz, hatsız, Rumeli Hisarı’nın bir köşesinde gelip geçen asrî ahaliye el açtı. Geceleri gizli saklı mezar kitabelerimi temizledi, hazirelerime girip duvarlarına mis kokular sürdü. Sade erguvanlar kaldı ona yaren. Yıldız, Edirnekapı, Fatih, Eyüp… Dizlerinin derman verdiğince semtlerimi süsledi. Kalem Güzeli’nin son hatırası, bir sâkit cevherdi.

Bir başka dostu anayım, mekanı nur dolsun. Karagümrük’te bıçkın delikanlıların arasında yetişen munis bir genç idi o. Darülfünun’a yollaması için babasını binbir yakarma ile razı etti. Meftûnu olduğu Küllük’te çay-kavhe taşıyarak harçlığını çıkarmaya başladı. Zeynep Hanım Konağı’ndaki dersleri bir gün bile aksatmadı. Bir edebiyat aşığıydı. Kütüphane kütüphane gezdi, yıllar yılı el değmemiş divanlar, tezkireler, sayahatnameler buldu. Hepsinin içinde bana dair yazılmış satırları, beyitleri ayırdı, bir sarraf titizliğiyle işledi.

Mehmet Akif’in naaşı sessiz sedasız Bayezid Camii’nin önüne bırakıldığı gün onu ilk farkedenlerden biriydi. Bir avuç kor halinde Darülfünûn’a koştu, dört bir yana bu acı haberi haykırdı. Sesi “Akif, Akif!” diye sokakları çınlattıkça çoğaldı kalabalık, binleri buldu… O soğuk Aralık günü Edirnekapı’da toprağıma karıştı büyük muzdarip. Aylar, mevsimler geçti, Karagümrük’ün o munis edîbi muallim olup kürsüye çıktı. Bir beni anlattı yıllar yılı, bir de Akif’i.

Hatırası her ahza taze bir yaren daha var ki en dar zamanlarda yetişip yaralarımı sardı sessiz sedasız. Semtlerimi dolduran nice saraylar, konaklar, köşkler, haneler gördüm. Nicesinin yandığını, yıkıldığını. Kiminden bir parça kaldı geriye; İbrahim Paşa Sarayı, Galata Mevlevihanesi ve daha niceleri yırtılan eski bir resmin yarısı gibi acıklı. Beş Şehir’inden Huzur’una sokak sokak ruhumda gezinen Ahmet Hamdi “Cetlerimiz inşa etmiyor, ibadet ediyorlardı.” demişti. Ne de güzel söylemişti. Şimdi bir mübhem hatıra taşın, mermerin, ahşabın nakış nakış işlendiği vakitler.

Yine de küllerinden doğuyor kimi rüyalar. Hammamîzâde İsmail Dede Efendi’nin hanesi, bir mütevazi misal, ikinci bir bahar oldu bana… Genç bir mimar taşındı Ahırkapı’ya bir zaman. Terk edilmiş, yarı yıkık bir karakolun karşısındaydı evi. Çok geçmeden bu harabenin Dede Efendi’nin hanesi olduğunu öğrendi. Babasının meşk meclislerinde Rast Kâr-ı Nâtık söylenirken işittiği bu ismin yabancısı değildi. Kaç kapı gezdi, kaçından kovuldu, usanmadı. Nihayet hane eski sûretinde yeniden can buldu, eski sûretinde döşendi. Ömrünü harabelerimi köşklere, hanlara inkılab etttirme vakfeden bir aziz dost idi.

Bâd-ı baharla leylaklar, erguvanlar, nilüferler, laleler birer masal dantelası olur sokaklarımda, bahçelerimde. Fakat bir serab gibi yitip gitmeye mahkum bu masal. Aşığım  çoktur, hem dostum, hem düşmanım. Kimi “Bu şehr-i Sitanbul ki bî misl ü behâdır/ Bir sengine yekpâre Acem mülkü fedadır.” dedi sevdi, kimi “Ruhumu eritip de kalıpta dondurmuşlar/Onu İstanbul diye toprağa kondurmuşlar.” diye canına can etti. Asi ve bıçkındı kimi yarenler. Günü geldi: “Eğer yine İstanbulsan/ Eğer senin ağrınsa iğneli beşik gibi her tarafımda hissettiğim/ Ulan yine sen kazandın İstanbul/ Sen kazandın ben yenildim.” diyen feryatlar boğazın sularını ürpertti.  Sade güzellemeler değil en çetininden beddualar da işittim: “Örtün, evet, ey hâile… Örtün, evet, ey şehr; Örtün ve müebbed uyu, ey fâcire-i dehr!..” diye haykıran sesler de yankılandı semalarımda.

Seslerin sonu yok öğrendim. Dahası yıkanların, imar edenlerin; kirletenlerin, pak edenlerin; dağıtanların, toplayanların; süsleyenlerin, solduranların nihayeti yok. Bir yapboz oyunu bu yüzyıllardır sürüp giden.

Yazan: Semra YAMAN

Bunlarda Hoşunuza Gidebilir...